İSLÂM İLE CAHİLİYYE ARASINDAKİ ÇEKİŞME

HER EV BİR İSLAMİ MEDRESE OLMALIDIR

EBU'l-ALA El-MEVDUDİ

03-04-2019

İSLÂM İLE CAHİLİYYE ARASINDAKİ ÇEKİŞME

Dünyada insan hayatıyla ilgili herhangi bir yasa çıkarılması söz konu­su olduğu zaman, işe ilk önce metafizik ya da doğaüstü sorunlarıyla başla­mak gerekir. Hayat ile ilgili herhangi bir plân hazırlanması söz konusu olunca, insan hakkında ve insanın içinde yaşamakla olduğu evren hakkın­da kesin ve açık bilgi olmadıkça bir yere varılamaz. İnsanın bu dünyada nasıl yaşaması, nasıl davranması ve nasıl çalışması gerekliği sorusu, aslın­da "insan nedir? Bu evrende insanın yeri nedir? Bu kâinatın nizamı nasıl işlemektedir? Ve buna insan nasıl intibak etmelidir?" gibi sorularla yakın­dan ilgilidir. Bu sorulara cevap olarak önerilecek her çözüm aynı zamanda bir ahlâk anlayışını da ortaya koyar. Bu ahlâk anlayışı daha sonra insan hayatının çeşitli yönlerini ve alanlarını oluşturur. Aynı kalıba göre bireysel karakterler, toplumsal ilişkiler ve davranışlar ve bunlarla ilgili kanun­lar şekillenir ve nihayet, medeniyetin bütün bir binası bunun üzerine inşa edilir. Dünyada şimdiye değin ne kadar din, ideoloji ve düşünce akımı gelmiş ise, hepsi de kendi mizacına uygun temel bir felsefe ve ahlâk düze­nini beraberinde getirmişlerdir. En küçük ayrıntılardan, en büyük teorile­rine kadar, bir din, veya ideolojiyi başka birine üstün kılan işte bu temel felsefe, ahlâk düzeni ve kısacası, hayat nizamı olmuştur. Her hayat nizam­namesinin ruhu ve özü bu temel felsefe ve ahlâk anlayışıdır.

 

Küçük ayrıntılara bakmazsak insan ve kâinat ile ilgili dört metafizik teori vardır. Dünyada mevcut bütün hayat yasa ve anayasaları bunlardan birini benimsemişlerdir. Bunlardan birincisine "Mutlak Cahiliyye" nazari­yesi diyebiliriz; ki özetle şöyledir.

 

Evrenin bütün düzeni bir rastlantı sonucu meydana gelmiştir. Bunun arkasında bir hikmet, bir anlam, bir amaç aramak boşunadır. Kâinat tesa­düfen teşekkül etmiştir, tesadüfen işlemektedir ve tesadüfen son bulacak­tır. Evrenin bir yaratıcısı veya başka bir deyimle, Allah yoktur. Allah var­sa da insanlarla herhangi bir ilgisi yoktur. O'nun olmaması önemli değil­dir. İnsan da, diğer hayvanlar gibi bir yaratıktır, ki bir rastlantı sonucu bu dünyada doğmuştur. İnsanı kimin yarattığı, niçin yarattığıyla biz ilgilen­meyiz. Tek bildiğimiz, insanın bu dünyada bulunması bazı dilek ve istek­leri için içgüdüsünün harekete geçmesi, bazı duyu, duygu, güç ve yete­neklere sahip olması ve bazı ihtiyaçlarını karşılamak için elindeki bütün imkânlarını kullanmasıdır. O halde, insanın, varoluşunun sebebi, tabiatı­nın içgüdüsel isteklerini ve ihtiyaçlarını karşılamaktan başka bir şey de­ğildir. Elindeki imkânlara gelince, bunların işi, hayvanî ihtiyaçlarını tat­min etmenin en iyi yollarını bulmasına yardımcı olmaktan başka bir şey değildir.

 

İnsandan üstün ve insanın ötesinde herhangi bir ilim kaynağı ve hidâ­yet pınarı yoktur. Dolayısıyla, bunlardan hayat kanunlarını düzenlemek için ilhâm alması söz konusu değildir. İnsan, kâinatta var olanlar ve çevre­sinde olup bitenleri ile içinde bulunduğu şartlar, ortam ve tarihle geçirdiği tecrübelerin ışığı altında kendisine bir hareket plânı hazırlamalıdır.

 

İnsanın tâbi olduğu herhangi bir ulvî saltanat ve hakimiyet gözle görülmüyor. Bu sebeple, insan doğaüstü ve insanüstü herhangi bir kimseye karşı bir sorumluluk taşımıyor. Tabiat itibarıyla hür ve bağımsızdır. So­rumluluğu varsa sırf kendisine aittir, ya da bağlı bulunduğu aileye, toplu­ma ve devlete.

 

Ahiret diye bir şey yoktur. Dolayısıyla, öbür dünyada hesaplaşma da yoktur. Ne var ne yoksa bu dünyadadır. İnsanın yaptıklarının iyisi de kö­tüsü de bu dünyada kalacaktır. Bir şeyin doğru veya yanlış, faydalı veya zararlı olması burada yapılan hareket ve davranışlara bağlıdır ve bunların sonucunu herkes burada görecektir.

 

İnsanın "mutlak cahiliyye" keyfiyeti budur. Yani duyu ve duyguları­nın esiri olduğu, bunların dışına çıkamadığı ve nefsinin tutsağı olduğu sü­rece işte böyle düşünür. Maddeciler ve dünyaperestler her çağda böyle dü­şünmüş, böyle hareket etmişlerdir. Bazı istisnalar dışında, krallar, hüküm­darlar saraylarında dalkavukları, lider ve devlet adamları, dünyada ne pahasına olursa olsun, mutluluk ve refahın peşine koşanlar genellikle bu nazariyeyi benimsemişlerdir. Uygarlık ve kültürleri sık sık medhedilen ve kalkınma hamlelerine hayran kalınan çoğu milletlerin uygarlıklarının te­meli bu felsefe üzerine kurulmuştur. Gerçi Batılıların hepsi Allah'sız ve âhiretin inkarcısı değildir ve ilmî açıdan hepsi maddeci ahlâkın esiri değil­lerdir. Fakat, bütün medeniyet ve kültürlerinin ruhu, bu Allah'ı ve ahireti inkâr eden zihniyet ve şehvani ahlâktır. Bu ruh, hayatlarının öyle ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir ki, ilim ve irfan sayesinde Allah'ın varlığını kabul etmiş, ahirete inanmış ve ahlâkî konularda maddeci bir yaklaşımdan kaçan kimseler bile, bilinçsizce gerçek yaşantılarında bir dinsiz ve madde­ciden başka bir şey değillerdir. Çünkü bu insanların ilmî nazariyeleri, pra­tik hayatlarıyla uyum içinde değildir. Aynı durum geçmişteki "mutrafin" (Allah'ı unutmuş olanlar) için de söz konusudur. Bağdat, Şam, Delhi ve Gırnata'nın mutrafları, müslüman oldukları için Allah ile ahireti inkâr et­miyorlardı. Ama düşünce ve tutumları aynı doğrultudaydı. Bir bakıma Al­lah'a ve ahirete inanmazlardı. Ne kimseden hidâyet geliyordu, ne de öbür dünyada amel muhasebesi vardı. Her şey irade ve isteklerine bağlıydı. Ar­zu ve isteklerini tatmin etmek için her türlü imkânları kullanmakta serbest idiler. Hayat felsefeleri şu mısra ile özetlenebilirdi:

 

Babür be'îş kuş ki âlem dubâre nist.

(Ey Babür, hayatını yemek, içmek ve mutlu olmakla geçir, çünkü bunun ötesinde başka bir dünya yoktur).

 

Yukarıda işaret edildiği gibi, bu nazariyenin ruhu maddeciliktir. Bu nazariye, ister kitaplarda yazılı kalsın, ister insanlara zihninde canlı dursun, önemli olan tamamıyla maddeci bir ahlâk düzeninin meydana gelme­sine yardımcı olmasıdır. Aynı zihniyet bilim ve teknoloji, kültür, sanat ve edebiyata da sızmaktadır. Bununla sınırlı kalmayarak, bütün eğitim ve öğ­renim sistemine dinsizlik zehrini şırınga etmektedir. Sonuç olarak, fertle­rin şahsiyeti ve karakteri buna göre oluşmaktadır. İnsanın insan ile ilişki­lerinin tümüne de düşünce sirayet etmektedir. Kanunlar, yasalar, kurallar buna göre yapılmaktadır. Böyle bir toplumda bencil, basit ve adî İnsanlar yetişmektedir. Bunlar sahtekâr, yalancı, dolandırıcı, katı yürekli, acıma­sız, kötü niyetli ve şeytan sıfatlı olmaktadırlar. Bütün toplumun yönetimi bunların elinde, devlet, hükümet ve liderlik de onların tasarrufunda ol­makladır. İpini koparmış bu melek yüzlü şeytanlar, Allah korkusu, ahiret endişesi, hesap verme kuşkusu olmayan bu canavarlar, kanlı dişlerini hal­kın boğazına geçirmişlerdir. Bu ahlâk ve namus kavramından yoksun olan insanların siyaseti Makyavel'in gösterdiği usûllere göre yürütülür. Bunla­rın anayasa ve hukuk kitaplarında kaba kuvvetin adı "hak"; güçsüzlüğün, çaresizliğin adı "batıl"dır. Maddi herhangi bir engel olmadığı zaman, zulümlerine mani olacak herhangi bir şey yoktur. Bu zulüm, yurt içinde varlıklı ve güçlü sınıfın, güçsüz sınıfı baskı altında tutmak ve ezmek, yurtdışında da aşırı milliyetçilik, fütûhât, sömürgecilik ve başka milletle­rin katliâmı şeklinde tezahür etmektedir.[1]

İkinci metafizik teori "şirk"e dayanmaktadır, ki özetle şöyledir. "Kâinat kendi kendine kurulmamıştır, bunun bir yaratıcısı da vardır. Ama bu kainatta bir tek Allah değil, birçok tanrı, tanrıça ve ilâh vardır".

 

Bu nazariye ve inancın herhangi bir bilimsel gerekçe veya açıklaması olmayıp sadece tahayyül ve tasavvura dayanması nedeniyle müşriklerin, müphem, meçhul ve muğlak olan tanrı fikirlerini, düşünülebilen, hissedi­lebilen ve elle tutulan somut nesneler ile bağlantı kurmak konusunda dai­ma zorluk çekmiş, bizzat aralarında ihtilâfa düşmüşlerdir. Bunlar karan­lıkta dolaşan körler misali hangi şeye dokunmuşlarsa onlara tanrı demiş­lerdir. Bu sebeple, tanrı ve ilâhlarının sayıları zaman zaman artmış, zaman zaman azalmıştır. Melek, cin, ruhlar, uydular, güneş, ay, yıldız, ağaç, dağ, hayvan, nehir, ateş, hatta ölü ve canlı İnsanlar tanrıların listesine girmiş­lerdir. Bazı soyut kavramlar, örneğin aşk, güzellik, seks, yaratıcı güç, has­talık, savaş, mutluluk, mutsuzluk ve zenginlik vs. gibi şeyler de ilâh ilan edilmişlerdir. Bir takım hilkât-ı garibelere, hayalî karma hayvanlara ve ca­navarlara da bu "şeref" verilmiştir. Meselâ, aslan başlı insan, deniz kızı, yarı insan yarı balık, insan başlı kuş, birkaç başlı ejderha vs.

 

Müşrikler, mitolojinin etrafında öylesine akla hayale gelmeyen ağlar örmüş, öyle tılsımlar yaratmaya çalışmışlardır ki bunlara dalmak ve bun­ların içinden çıkmak bir meseledir. Her cahil topluluk; evham, endişe, korku, sevgi ve şehvani düşüncelerini pullar, heykeller ve tapınaklar ile mimari eserler halinde ortaya koymuştur. Birçok tanrının yanında en güç­lü ve en büyük tanrı fikrinin varolduğu milletlerde ise, Tanrısal düzen tıpkı bir dünya devletine benzetilmiştir. Örneğin, bunlarda en büyük tanrı bir hükümdar veya imparator gibidir. Diğer tanrılar ise onun vezir, nedim, yardımcı, komutan ve hizmetçisi gibidirler. İnsan bu hükümdar ve krala ulaşamaz. Onun için, işlerini o büyük krala tabi olan diğer tanrılar yapar­lar. Büyük bir tanrı fikri bulunmayan milletlerde ise, tanrısal görev ve yet­kiler keyfi olarak çeşitli tanrılar arasında dağıtılmıştır.

 

Mutlak cahiliyye gibi bu cahiliyye nazariyesi de insanın doğuşundan beri süregelmektedir ve cehaletin en kötüsünü simgelemektedir. Gerçi peygamberlerin vaaz ve telkinleri sayesinde insan soyunun bir bölümü birçok tanrı yerine "bir tek Allah" fikrini kabul ettiler. Fakat, şirkin yeni bir biçimini de benimsediler. Peygamberlerin talimatını doğru anlamayan ya da kasıtlı olarak saptıran ümmetler bizzat peygamberlerine tapmaya başladılar. Bunlar ayrıca evliya, şehid, salih, kutup, abdal, derviş, ulema, şeyh ve diğer bazı din adamlarını tanrı ve ilâh derecesine çıkardılar. Cahil kafalar, müşriklerin tanrılarını bırakıp Allah'a yakın olarak bilinen bu kişi­leri tanrı yaptılar. Halbuki bu ermiş kişi ve din adamlarının çoğu ömürleri boyunca şirke karşı mücadele etmiş ve "tek Allah"a itaat edilmesini sağ­lamaya çalışmışlardı. Bir yandan, kâfir ve müşriklerin putlara tapmaları yerine; mezarlara ziyaret, tekkelerde âyin, evliyaların mezarlarında dilek ve istekte bulunulmaya, mezarlara hediye sunulmaya, kurban kesilmeye, festivaller ve gösterişli, danslı, müzikli yürüyüşler yapılmaya baş­landı. Bir yandan da, herhangi bir ilmî tetkik yapılmadan ve bilimsel ge­rekçe gösterilmeden, putperestlerin mitolojisine benzer, evliya, derviş ve şeyhlerin hayatı, ölümü, Mu'cize ve kerametleri, gaipten bilgileri ve ge­leceği görmeleri konusunda hikâye ve uydurma destanlar yaratıldı. Bu arada, Allah'a varma, istimdat, manevî feyz ve ruhani bilgi gibi kavramla­rın kisvesi altında kulların Allah ile olan ilişkileri kesildi ve bu "ermiş ki­şiler" birer aracı haline geldiler. Tıpkı müşrikler gibi, en büyük Hâkim olan Allah'a varmak imkansızlaştı. İnsanlarla ilgili bütün meseleler daha düşük düzeyde tanrılar derecesindeki bu evliyalara bırakıldı. Fark sadece şu idi. Müşrikler çeşitli tanrıları olduğunu açıkça ifade ediyorlardı, bunlar ise aynı mevki ve sıfatları evliya, kutup, abdal ve derviş adındaki kişilere verdiler.

 

Bu ikinci çeşit cahiliyye, tarih sürecinde daima birinci çeşit cahiliyye ile, yani "Mutlak Cahiliyye" ile işbirliği halinde bulunmuştur. Eski çağlar­da, Babil'de, Mısır'da, Hindistan'da, İran'da, Yunanistan'da ve Roma İm­paratorluğunda bu iki cahiliyye medeniyet ve kültürün birer parçası haline gelmiş, hatta birbirini tamamlayan unsurlar olmuşlardı. Bugün Japonya'da bu iki cahiliyye yan yanadır. İki cahiliyye arasında yakın ilişki ve işbirli­ğinin çeşitli sebepleri vardır. Ben burada bunlardan bazılarına işaret ede­ceğim:

 

a) "Şirk Cahiliyyesi"nde İnsanlar ile tanrı ve ilâhlar arasında pek ya­kın bir ilişki olmuyor. İnsanlar, bu tanrıların üstün kabiliyetli, üstün zekâlı ve eşsiz güç ve yetkilere sahip olduğunu sanarak bunlara itaat ediyor ve dünya işlerinde çeşitli amaçlarına ulaşabilmek için kendilerinden dilek ve istekte bulunuyorlar. Yani ikisi arasında doğrudan bir ilişki veya yakınlık olmuyor ve İnsanlar sadece ihtiyaç duydukları zaman tanrılarına başvuru­yorlar. Böyle bir zayıf ilişkiden herhangi bir ahlâkî hidayet ve bir hayat nizamnamesi beklemek abestir. Böyle bir şey, gerçekten tanrı olan birisin­den beklenebilir. Halbuki bunlar insanın yaptığı ve yarattığı ilâhlardır. Or­tada gerçek bir tanrı olmadığı için, İnsanlar mecburen kendi kafalarına gö­re bir hayat düzeni, bir ahlâk nazariyesi, bir medeniyet ve kültür felsefesi geliştirirler. Neticede, "Mutlak Cahiliyye"nin yöntemine başvurulur, aynı yol takip edilir. Bundan dolayıdır ki, Mutlak Cahiliyye ile Müşrik Cahiliyye'nin kültürü arasındaki fark fazla değildir. Yani birisinde tapınak, mâbed ve ibadet yerlerinde ibadet ve âyinler yapılırken diğerinde ibadet ve âyinler için ayrı yerler bulunmuyor. Ama ahlâk anlayışı ile ameller ara­sında herhangi bir fark yoktur. Eski Yunan ve Hıristiyanlık'tan önceki Roma ile bugünkü Avrupa ve Amerika'nın ahlâk anlayışı aynıdır.

 

"Şirk Cahiliyyesi", bilim ve teknoloji, felsefe ve edebiyat, siyasal bilgiler ve iktisât vs. için herhangi bir kalıcı ve istikrarlı temel sağlamıyor. Bu sebeple, eğitim ve öğrenim alanında da müşrikler, "Mutlak Cahiliyye"nin yolunu tutarlar. Müşrikler toplumun bütün zihnî gelişmesi Mutlak Cahiliyyenin çizgisi üzerinde olur. Aradaki fark sadece şudur. Müşrikle­rin hayal gücü, batıl fikirleri ve hurafeleri aşırı derecede gelişmiştir. Din­siz ve Allahsızlar ise, biraz pratik zihniyete sahip oldukları için salt mitoloji ve karmaşık felsefe ile ilgilenmezler. Ne var ki, bu dinsizler, tanrısı olmayan kâinat bilmecesini çözmeye koyulunca bahisleri ve delilleri de aynı derecede hayal mahsulü ve saçma sapan olur. Demek ki, eğilim ve öğrenim ile kültür açısından "Müşrik Cahiliyye" ile "Mutlak Cahiliyye" arasında temel bir fark yoktur. Bunun en bariz delili bugünkü Batı'nın eski Roma ile Yunanistan'a karşı olan hayranlığı ve duyduğa yakınlığıdır. O kadar ki, bugünkü Avrupa kendisini eski Roma ve Yunanistan'ın mirasçısı sayar.

 

Müşrik cemiyet, Mutlak Cahiliyye'nin geliştirdiği ya da kabul ettiği bütün medeniyet kural ve kanunlarını kabul etmeye tamamıyla hazır durumdadır. Gerçi toplumun gelişmesi konusunda Müşrik ve Mutlak cahiliyyeler arasında bazı farklar vardır ve bu konuda ikisinin yaklaşımı biraz değişiktir. Fakat özde bunlar yine birleşmektedirler. Örneğin, müşriklerin memleketinde tanrıya bir kral gözüyle bakılır ya da kral tanrı olur. Buna bağlı olarak bazı ruhani lider ve din adamları daha düşük düzeydeki tanrı ve tanrıçaları oluşturur. Rahip ve keşişlere büyük imtiyazlar tanınır. Krali­yet ailesi ve ruhban sınıfının birleşmesi ve işbirliğiyle halk üzerinde haki­miyet kurulur. Ailelerin aileler, sınıfların sınıflar üzerindeki egemenliği tanınmış bir kural ve bir gerçek olarak kabul edilir. Böylece, cahil halkın üstüne dini hegemonya kurulup zulüm ve baskılara kapılar açık bırakılır. Buna karşılık, "Mutlak Cahiliyye" toplumunda bu gibi menfilikler ve kö­tülükler ırkçılık, aşırı milliyetçilik, emperyalizm, diktatörlük, kapitalizm, komünizm, sınıf mücadelesi ve sömürü şeklinde kendilerini gösterirler. Fakat öz olarak aynıdır. Her iki nazariye de insana insanın baskı ve zul­mü, insanlığı parçalama ve bölme, hemcinsleri birbirinin düşmanı haline getirme konusunda aynı düzeydedirler.

 

Metafizik ile ilgili üçüncü teori "ruhbanlık"tır. Bunu şöyle özetleyebi­liriz. "Bu bedensel varlık, insan için bir azaptır, bu dünya da bir azap yeridir. İnsanın ruhu, vücudunda mahkûm gibidir. İnsan ruhunun, vücut ile olan ilişkisi yüzünden insanın aldığı haz, zevk ve tad ile gidermek istediği ihtiyaçlar, aslında vücut denen cezaevinin zincir ve demir parmaklıkları­dır. İnsan bu pis dünya ve içinde bulunan adi eşyalardan ne kadar uzak kalırsa o kadar temiz ve pâk olacaktır. Ama bunlara ne kadar yaklaşır, ne kadar ilgilenirse, o kadar günah işleyecek ve azaba lâyık olacaktır. İnsanın kurtuluşu ancak, hayat problemlerinden ve dünya işlerinden uzak kalmasındadır. Arzu, istek, ihtiras, zevk ve ihtiyaçlar mümkün olduğu kadar başarılmalı, bedensel ve hayvanî ihtiyaçlar sıkı kontrol altında tutulmalı, dünyevi güzellik ve zevkler unutulmalıdır. Ayrıca, et ve kemikten doğan bütün kan bağları, aşk, sevgi, nefret ve korku gibi duygulara sünger çekil­melidir. İnsanın düşmanı olan nefsi ve vücudu murakabe, aşırı ibadet ve işkence ile öylesine ezilmeli ve etkisiz hale getirilmeli ki, ruha hakimiyet ve üstünlük kuramasınlar. Böylece ruh her türlü pislik ve kötülükten arı­narak ve tertemiz bir hale gelerek insanı ruhaniyete ve yüksek yerlere gö­türebilecektir."

 

Görüldüğü gibi, bu yaklaşım temelde gayri medenidir, toplum aleyh­tarıdır. Fakat yine de medeniyeti ve toplumu önemli ölçüde etkilemiştir. Bu nazariye kendine mahsus bir felsefe sistemi meydana getirilmiş ve Vedantizm (Hinduların çok tanrılı sistemi), Platonizm (Eflâtun felsefesi), Neo-Platonizm, Yoga, Mistisizm (tasavvuf), Budizm ve Hıristiyan ruhbaniliği gibi çeşitli şekillerde tezahür etmiştir. Bu felsefeye bağlı olarak bir ahlâk nizamı gelişmiştir, ki olumsuz yanları olumlu yanlarından çoktur. Bu felsefe ve ahlâk nizâmı daha sonra birleşerek, akide, inanç, ahlâk ve topluma, eğitim ve öğrenime, sanat, edebiyat, medeniyet ve kültüre sira­yet etmiştir. Nereye kadar sirayet etmişlerse, oraya kadar afyon, esrar ve zehir etkisi yapmış, insan hayatının o alanlarını felce uğratmışlardır.

 

Daha önce bahsettiğimiz iki cahiliyye nazariyesiyle bu üçüncü nazari­ye arasında da bir bağ, hem de sıkı bir bağ vardır ve bunlar birbiriyle ya­kın işbirliği içindedirler. Bu yakın ilişki genellikle üç şekilde sürmektedir:

 

"Ruhbanlık Cahiliyyesi", insan topluluğunun temiz, dürüst ve iyi karakterli fertlerini dünya işlerinden koparıp bir köşeye çeker, böylece kö­tü niyetli ahlâksız ve şeytan sıfatlı İnsanlar için meydanı boş bırakır. Kötü ve ahlâksız kişi ve gruplar yeryüzünün rakipsiz sahibi olup, dünyada fitne ve fesâdı yaygınlaştırırlar. Bunlara mani olacak kimse kalmaz, çünkü iyi İnsanlar dünyayı terk edip öbür dünyada kendi kurtuluşlarını düşünürler.

 

"Ruhbanlık Cahiliyyesi"nin etkisi halk kitlelerinde ne kadar derin olursa, o kadar çok insan melankolik, kötümser, aşırı derecede miskin, umursamaz ve ümitsiz olurlar. Böylece, halkın büyük bir kısmı, zalimle­rin ağına düşmeye müsait hale gelir. Bu sebepten dolayıdır ki, ekseriya kötü niyetli ve küstah hükümdar, lider ve din adamlarıyla hakim sınıf ve çıkarcı çevreler bu tür uyuşturucu fikir ve felsefenin halk arasında yaygın­laştırılması için olanca çabalarını harcarlar. Onun için, tarihte hiçbir dö­nemde, sömürgecilik, istibdâd, kapitalizm, komünizm ve Papalığın, bu ruhbanlık ahlâk ve felsefesiyle çatıştığı görülmemiştir.

 

c) Bu ruhbanlık felsefe ve ahlâkı, insan tabiatına yenik düşünce ya da onun yanında çaresiz kalınca hile ve bahaneler icad edilmeye başlanıyor. Bu hile ve bahaneler tabii ki, dini akide ve inançlar şeklinde halk kitleleri­ne sunuluyor. Bunun için, günah çıkarma, keffâret ve telâfi gibi çeşitli kav­ramlar geliştiriliyor. Bunların amacı, bir yandan cenneti elden bırakma­mak, bir yandan da serbestçe günah işlemektir. Bazen, cinsel isteği ve şehvani ihtiyaçları tatmin etmek için mecazi aşk gibi kavramlar ve seks alemlerini andıran âyinler icat ediliyor. Bazen da dünyayı terk etme baha­nesiyle krallar, hâkimler ve iktidar sınıfıyla gizli bir anlaşmaya ve işbirliğine giriliyor. Ruhban sınıfının bu rezalet ve pisliklerini bilmek isteyen­ler; Hıristiyanlarda, Yahudilerde, Zerdüştlerde, Budistlerde ve Hindularda, onların kiliselerinde ve mabetlerinde rahipler ile rahibelerin yaptıklarını görmelidir. Bunun yanı sıra müslümanlarda da sahte tarikat sahibi derviş­ler ile tekkede olup bitenleri müşahede etmelidirler.

 

"Ruhbanlık cahiliyyesi"nin hemcinsleriyle ilişkisi böyledir. Ama bu cahil felsefe, peygamberlerin ümmetlerine de zehrini saçar. Allah'ın dini bunun darbesini yiyince, bu felsefenin etkisinde kalanlar için dünya bir hareket alanı, "imtihan yeri" ve âhirete hazırlık yeri olmaktan çıkar ve bir "azap yeri" ve tuzak yeri sıfatını alır. Görüş açısındaki bu temel değişiklik nedeniyle insan bu dünyaya "Allah'ın halifesi ve naibi" olarak geldiğini, buraya kendine düşen görevleri yapmak ve dünya sorunlarıyla ilgilenmek için geldiğini unutur ve kendisinin bir batağa, lağım yerine, kötülükler dünyasına atıldığını düşünür, bundan ne yapıp edip kaçma yollarını arar. Dünya işlerinden elini eleğini çekmek, sorumluluklardan kaçınmak ister. Onun durumu Allah'ın saltanatında âsi değilse de vatandaşlık vazifesini yapmayan pasif bir tebaadan farksızdır. Kendisini bir endişe ve korkudur alır. Halifelik görevini yerine getirmesi şöyle dursun, dünya, devleti ve medeniyetinin kendisinden istediği şeyleri yapmaktan korkar. Onun için bütün şeriat nizamı anlamsız hale gelir, dini inanç ve vecibeler ile ibadet, helâl ile haram gibi kavramlar onu ilgilendirmez. Bir bakıma hayatın zev­kini ve yaşama sevincini kaybeder. Böyle düşünenlerden bazıları kendilerini biraz olsun hayata bağlı hissederlerse de dini faaliyetlerini kefâret gibi konulara kadar sınırlı tutarlar. Bazı ibadet ve merasimler yapmak suretiyle kefareti ödediklerini sanırlar ve böylece ahirette bunları birer kurtuluş ve­silesi sayarlar.

 

Bu zihniyet, peygamberlerin ümmetlerinden bir grubu murakabe ve düşünceye dalmaya, kendi kendine eziyet etmeye, pirlik ve müritliğe, tek­ke kurmaya ve gerçekleri felsefe kurallarına göre yorumlamaya itmiştir. Mistisizm ve tasavvuf ile ilgili inanç ve faaliyetler bu grubun belirgin özellikleridir. Bu felsefeden etkilenen ikinci bir grup da dinin cüz'i ve ufak tefek meseleleri, yani sadece dış kısmıyla ilgilenmeye başlamıştır. Bunlar dinle ilgili her ufak tefek şeyi ölçmeye kalkışmış şunun şu kadarı yanlış, bunun bu kadarı doğru, şurası caiz, burası haram diye ahkâm kes­meye başlamışlardır. Sanki Allah'ın dini bir köpüktür, dokunur dokunmaz kırılacaktır.Dine bu kadar incelik ve nezâket girince, dar görüşlülük, katı­lık, taassup, gericilik ve pasiflik de önemli etkenler olarak ortaya çıkmış­tır. Durum böyle iken, bu düşünce olanların insanlığın büyük sorunlarıyla uğraşmaları, onları çözmeye çalışmaları, dinin evrensel kaide ve kuralları­nı geliştirmeleri ve zamanın her akımına karşı direnerek dünyaya liderlik yapmaları beklenebilir mi?

 

Dördüncüsü bütün peygamberler ve bu arada Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in da bize sunduğu İslâm'dır. Bu sistemi şöyle özetleyebiliriz.

 

Varlıkları ve yokluklarıyla bizi çevreleyen ve bizim de bir parçası ol­duğumuz kâinat, aslında büyük bir "Hükümdar"ın saltanatıdır. Bu saltana­tı o büyük "Hükümdar" yaratmıştır ve bunun rakipsiz sahibi, hâkimi de kendisidir. Bu saltanatın kaide ve kurallarını da kendisi geliştirmiştir. Bu saltanatın başka bir hâkimi yoktur. Herkes ve her şey o büyük "Hükümdar"a tabi ve emirlerine bağlıdır. Bütün güçler ve yetkiler O'nun elinde toplanmıştır.

 

İnsan bu saltanat ve memleketin doğuştan tebaasıdır. Yani, tebaa olup olmaması kendi elinde değildir. Her halükârda, bu saltanatın tebaası ola­caktır. Tebaadan başka bir hüviyeti olması mümkün değildir.

 

Bu hükümet düzeninde insanın muhtariyetine ve mesuliyetsizliğine, de yer yoktur. Doğal olarak buna imkân da yoktur. İnsan doğuştan bir te­baa ve devletin bir parçası olduğu için, bütün tebaa ve devlet erkânı gibi "Büyük Hükümdara itaat etmekten başka bir çaresi yoktur. Bu tebaa ve vatandaş kendisi için bir hayat düzeni geliştirme ve kendi görevini tayin etme hakkına sahip değildir. Onun işi, "Padişahların Padişahı"nın emirleri­ne uymaktan başka bir şey değildir. O Padişahın emir ve fermanları da va­hiy şeklinde gelir ve bunlar kimin vasıtasıyla gelirse, işte o peygamberdir.

 

Ama, Büyük Hükümdar bu işleri kaba veya çirkin bir şekilde yapmı­yor. Bunun için çok ince bir yol izliyor. İnsanı denemek ve imtihan etmek için hem kendisi görülmüyor, hem de saltanatının idare merkezi ve meka­nizmasıyla yöntemlerini gizliyor. Bundan dolayıdır ki, bu saltanatın baş­sız ve idarecisiz olduğu izlenimi alınmaktadır. Bu saltanatın küçük düzey­deki diğer idarecileri ve mekanizması da pek gözükmüyor. İnsan kendisi­ni sadece bir fabrika içinde görüyor ve bunu kimin çalıştırdığını göremi­yor. Onun sınırlı duyulan da kendisinin kime bağlı olduğunu, kime hesap vermesi gerekliğini belirtmekten acizdir. Duyulan, görülen ve dokunulan şeylerden, "Dünyaların Hâkimi'nin saltanatı ve insanların mahkumiyeti ve mesuliyetini ortaya koyan herhangi bir işaret bulamıyor. Yani, herhan­gi bir şey onun mahkumiyetini kesinkes ortaya koymuyor. Peygamberler gelmişse de kendilerine vahiylerin geldiğini alelade İnsanlar görememiş­tir, bilememiştir. Böylece İnsanlar köşeye sıkıştırılmamış ve mutlaka pey­gamberlere itaat etmeye mecbur bırakılmamıştır. Ayrıca, insanlara bir öl­çüde özgürlük tanınmıştır. İpleri uzun tutulmuştur. İsyan etmek istedikleri takdirde buna müsaade ediliyor ve bu hususta kendilerine epeyce imkân­lar tanınıyor. Hatta isyan ve rezaletin son haddine kadar gitmelerine bile izin veriliyor. Asıl Hükümdar'ın dışında başka hükümdarlara boyun eğ­mek istiyorlarsa, onların eteğine yüz sürmelerine de mani olunmuyor. Gö­nüllerinin istediği şekilde başkalarına tabi ve mahkûm olabiliyorlar. İster Büyük Hükümdara itaat etsinler, ister isyan etsinler, rızıkları kesilmiyor. Hayatın bütün nimetlerinden ve bütün imkânlarından yararlanabiliyorlar. İşret ve sefahat içinde yaşamaları için imkânlar tanınıyor, hatta ölünceye kadar böyle yaşamalarına müsaade ediliyor. Büyük Hükümdara isyan et­miş, itaatsizlik etmiş hiçbir kimsenin rızkı, ceza olsun diye kesilmiyor. Sadece bu sebepten fertlerin herhangi bir şekilde cezalandırıldığı da gö­rülmüyor.

 

Bu yöntem ve bu yolun amacı, insanın kendi aklını, mantığını, irade­sini ve hürriyetini kullanmasına imkân vermektir. Büyük Yaratıcı, insan'a bütün diğer mahlûklar ile madde ve kuvvetler üzerinde hakimiyet kurma yetkisini, kendisini denemek için vermiştir. Bu denemenin sağlıklı bir so­nuç vermesi için hakikatler gaibin perdesine saklanmıştır. Böylece insan aklı ve fikri ile karar verme gücü deneyden geçiriliyor. Ona seçme hakkı verilmiştir ki, Hakk'ı öğrendikten sonra, herhangi bir cebir veya baskı olmadan O'na itaat edebilsin. Herhangi bir baskı söz konusu olmadığı için insan Hakk'ı öğrendikten sonra bile isterse, cehaletinde ve dalâletinde ıs­rar edebilir. Zâten bu seçme hakkı ve hürriyeti, kendisi için öngörülen de­neme ve imtihanın özünü teşkil etmektedir. Kendisine bu imkânlar sağlan­maz, hayatın çeşitli imkânlarından yararlanmaz ve faaliyet alanı geniş tu­tulmazsa, aklı, iradesi, zekâsı ve seçme kabiliyeti iyice denenmiş olamaz.

Dünyadaki hayat bir imtihan süresi olduğu için burada ne hesaplaşma var ne de ceza. Burada insanlara verilenler, iyi amelin bir ödülü değil, im­tihan malzemeleridir. İnsanın karşılaştığı zorluk ve çektiği eziyetler kötü bir amelin cezası değil, onun bağlı bulunduğu tabiat kanununun birer icaplarıdır.[2] İyi ve kötü amellerin asıl muhasebesi bu dünyadaki imtihan süresinden sonradır; yani ahirettedir. O halde, dünyamızda olup bitenler, bazı insanların rahat yaşamaları, bazılarının da güçlük çekmeleri, çıkan iyi ya da kötü sonuçlar, amellerin iyi ya da kötü oluşunun birer ölçüsü ola­mazlar. Önemli olan, âhiretteki mahkeme, duruşma, karar, ödüllendirme ve cezalandırmadır. Ahirette hangi işler, ameller ve hareketlerin iyi veya kötü sayılacağı, Allahu Teâlâ tarafından peygamberlerine gönderilen va­hiyle tayin edilmiştir. Tafsilât ve küçük ayrıntılar bir yana bırakılırsa, âhirette felah bulma veya hüsrana uğramanın ölçüsü şunlardır. Birincisi, insanın kendi akıl, mantık, görüş açısı ve muhasebe kabiliyetiyle Allah'ın her şeyin "Hâkimi" oluşunu ve O'ndan gelen hidayeti kabul edip etmeme­si. İkincisi, gerçeği öğrendikten sonra, seçim hakkına sahip olması halin­de, Allah'ın hakimiyetini tanıyıp tanımaması ve şer'i emirlerine uyup uy­maması.

 

Peygamberlerin başından beri insanlara anlatmak istediği nazariye iş­le budur. Bu nazariyeye dayanılarak kainatın varlığının ve içinde bulunan her şeyin izahatı yapılabilir. Tabiatın bütün kanun ve belirtilerinin gerek­çeleri anlaşılabilir. Bu nazariye herhangi bir gözlem veya deneyimden olumsuz yönde etkilenmez, zarar görmez. Bu nazariye, Cahiliyye'nin her türlüsünün felsefelerinden temelde farklı olan bir felsefe sistemi meydana getirir. Kâinat ve bizzat insanın varlığına ilişkin bütün bilgi ve verileri belli bir düzene koyar. Bu düzenleme, Cahiliyye'nin düzenleme ve bi­limsel yöntemlerinden tamamıyla farklı olur. Söz konusu nazariye, Cahiliyye'nin nazariyelerinden farklı bir sanat ve edebiyat geliştirir. Hayata ba­kış açısı, hayata yaklaşımı apayrıdır. Cahiliyye'nin ahlâkından apayrı bir ahlâk sistemi geliştirir. Bu ilmî ve ahlâkî temel üzerinde bina edilen me­deniyet ve kültür, Cahiliyye'ninkinden tamamıyla değişik olur. Bu mede­niyet ve kültürün sağlam şekilde ayakta durması için Cahiliyye'ninkinden bambaşka bir eğitim ve öğrenim sistemi geliştirilir. Kısacası bu medeni­yetin ruhu ve özü, "Tek İlah"ın hakimiyetini, âhiretin varoluşunu ve insa­nın Allah'a bağlı ve sorumlu oluşunu kabul etmektir. Buna karşılık, Cahi­liyye medeniyetlerinin temelinde insanın aşırı özgürlüğü, egemenliği, so­rumsuzluğu, kafa tutması ve isyan etmesi vardır. Demek ki, İslâm medeni yeti, Cahiliyye medeniyetlerinden her bakımdan farklı ve değişiktir.

 

Bu medeniyetin ayrıntılarına baktığımızda karşımıza bambaşka bir tablo çıkar. Temizlik, kıyafet, günlük yaşantı, adap, örf ve âdetler, kişisel karakter, çalışmak,servetin kullanımı, evlilik, aile hayatı, toplumsal gele­nekler, İnsanlar arası ilişkilerin çeşitli biçimleri, alışveriş şekilleri, servetin dağılımı, devlet yönetimi, hükümetin yapısı, yönetici ve liderin durumu, şûra, devlet düzeni ve devlet daireleri, hukuk sistemi, kanun ve kurallar, adlî nizam, polis teşkilatı, vergi sistemi, suç ve ceza düzeni, maliye, güm­rük usulleri, bayındırlık ve kamu hizmetleri, sanayi ve ticaret, haberleşme, eğilim ve öğrenim sistemi, bakanlıkların politikası silahlı kuvvetler, harp ve sulhla ilgili meseleler, dış politika, uluslararası ilişkiler, kısacası insanı ilgilendiren büyük-küçük bütün konular bu medeniyetin kapsamına gir­mektedir. Bu medeniyet her yönüyle diğer medeniyetlerden farklı, haysi­yetli, seviyeli ve üstün olduğunu kanıtlamaktadır. Bu medeniyetin her yö­nü ve alanı, başından sonuna kadar muayyen bir görüş açısı, belli bir amaç ve belirgin bir ahlâk anlayışını ortaya koymaktadır. Bu düzenin her birimi, Allah'ın mutlak hakimiyeti, insanın mahkumiyet ve mesuliyeti ve âhirette hesaplaşma fikrini taşımaktadır.

Peygamberler işte bu medeniyet ve kültürü tesis etmek üzere çeşitli çağlarda ve bölgelerde insanlara gönderilmişlerdir.

 

Ruhbanlık medeniyetinin dışında evrensel ve geniş görüş açısına sa­hip olan diğer bütün medeniyet ve kültürler, ister Cahiliyye'ye ister İslâm'a ait olsun doğal olarak iktidar olmaya, otorite kurmaya ve bütün insan hayatına yön vermeye yatkın olurlar. İktidar olmadan bir nazariye ve hayat düzeninin propagandasını yapmak anlamsızdır. Soyut nazariye ve ideolojiler tatbik edilmediği sürece bir hayal ve tasavvurdan başka bir şey değildirler ve bunun pratik herhangi bir faydası yoktur. Rahiplere ve ruhban sınıfına gelince, bunlar zaten dünya ve devlet işleriyle ilgilenmek istemiyorlar.

 

Ruhban sınıfı, suya-sabuna dokunmadan, dünyanın "pis ve kötü" işlerine bulaşmadan, sadece ibadet, tezkiye, kendi kendine işkence ve dürüst davranmak suretiyle kurtuluşa ermek istiyor. Bu sebeple, bunlar ne iktidara taliptir ne hükümete. Ama başından beri dünya işleri ve hayat düzeniyle ilgili farklı bir görüşe sahip olan ve bütün insanların kurtuluşu­nun ancak bu görüşte olmalarını düşünenler gayet tabii ki her şeyin temel­den değişmesinde en etkin ve merkezi rolü oynayan iktidara sahip olmaya çalışacaklardır. Doğrusu, otorite ve yetki sahibi olmak için iktidara gerek vardır ve ancak iktidar olununca herhangi bir nazariye veya ideoloji yay­gınlaştırılabilir. İktidar sahibi olan bir ideoloji ve bir medeniyet, dünyanın bütün işlerini kendi istikametinde gerçekleştirmek durumunda olur. Böyle bir medeniyet ilim ve fenne, san'at ve kültüre yön verebilir. Ahlâk kalıpla­rını hazırlayabilir. Umumi talim ve terbiye için gereken tedbirleri alabilir. Bütün medenî, ceza ve devlet hukukunu hazırlayabilir. Kısacası, hayatın her alanını denetimi ve yönelimi altına alabilir.

 

Hayatın hiçbir alanı bunun etki ve denetiminden yoksun kalamaz, iktidar olup da bir süre sonra ikti­darı kaybeden bir medeniyet de tarihe karışır. Böyle bir medeniyet ise an­cak müze, kütüphane, arşiv ve harabeleri süslemeye yarar. Gerçek anlam ve etkinliğini kaybeder. Kaybolan medeniyetler genellikle yeni medeni­yetler tarafından hor görülür ve bunlarla ilişkisi olan her şey yağma ve la­lan edilir. Bu gibi durumlarda böyle bir medeniyetin sözü bile edilmez. Bu medeniyeti seven ve buna sempati duyanlar bile onun geçerliliği konu­sunda şüpheye düşerler. Böyle bir medeniyetin sözde varisleri ve temsilci­leri, güneşi parlayan yeni medeniyetin öncüleriyle uzlaşmak, onlara taviz vermekten kurtulamazlar. Halbuki bir medeniyet iktidarda olunca başka bir medeniyete tabi olması, tamamıyla onun etkisi altında kalması düşü­nülemez. Ama iktidarda olan bir medeniyet başka bir medeniyet ile ada­let, eşitlik ve karşılıklı güven ilkeleri üzerine beraber yaşayabilir. Medeni­yetler için şirk veya başka bir deyimle, ortaklık söz konusu olamaz. Böyle bir şey oluyorsa bu durum, söz konusu medeniyetlerin zaafının delilidir. Demek ki, dünyada peygamberlerin vazifesinin gayesi ve hedefi[3], Allah tarafından gönderilen "İlahi Nizamı" tam olarak yerleştirmek ol­muştur.

 

Peygamberler, Cahiliyye'nin örf ve adetlerine bağlı insanların, sapık inançlarını sürdürmelerine ve sadece kendi kişiliklerini ilgilendiren diğer Cahiliyye faaliyetlerine devam etmelerine izin vermişler; ancak gayet do­ğal olarak, iktidar olmalarına asla göz yummamı şiardı. Bu cahil insanla­rın, insan hayatını ilgilendiren her şeyi iktidar zoruyla değiştirmelerine ve yönlendirmelerine müsaade edemezlerdi. Etselerdi günah olurdu. Bundan dolayıdır ki, bütün peygamberler olanca güçleriyle siyasi inkılâbı gerçek­leştirmeye çalışırlar. Bunlardan bazılarının çabaları sadece böyle bir inkılâba zemin hazırlamaktan ibaretti. Meselâ, Hz.İbrahim (aleyhisselâm)'in çabala­rı. Bazıları ise bu inkılâbı gerçekleştirmek için fiilen harekete geçtiler, ama görevlerini tamamlayamadılar. Mesela Hz. Îsa (aleyhisselâm)'nın durumu böy­le idi. Ama bazıları görevlerini tam anlamıyla sonuca ulaştırdılar. Meselâ, Hz. Yusuf (aleyhisselâm), Hz. Musa (aleyhisselâm) ve Hazreti Peygamber Muhammed Mus­tafa (aleyhisselâm).

 

 

 

 

 

 


[1] Hz. Şuayb (aleyhisselâm) kâfirleri tek Allah'a itaat etmeye ve ticaret ile sanatta yolsuzluğu terk et­meye davet edince, kâfirler şöyle dediler: "Ey Şuayb, babalarımızın taptıklarını terk etmemizi, yahut mallarımızda istediğimizi yapma­mayı namazın mı sana emrediyor? Sen önceleri yumuşak huylu ve akıllı bir adamdın." (Hûd; 87) Bu ayet, İslâm'a karşı Cahiliyyenin zihniyetini bütünüyle ortaya koymaktadır. İslâm tek Al­lah'a itaat edilmesini islerken bu itaatin sadece dinî inanç ve ibadetlere kadar mahdud olmadığını, aksine medeniyet, kültür, siyaset, iktisat ve güncel hayatı da etkilediğini söylemektedir. Buna kar­şılık, cahiliyye, alalardan gelen örf ve adetlere önem vermekle, başka herhangi bir şeye dikkat edil­memesini istemektedir. Cahiliyye, dillin sadece ibadet ve merasimlerden ibaret olduğunu da ileri sürmektedir. Yani din ile dünya işlerinin ayrı olduğu iddiası Hz. Şuayb'ın yaşadığı bundan 3.500 yıl öncesine kadar dayanmaktadır. Şuayb'ın telkinlerini dinlemeyen kâfirler de ticaret gibi görünür­de dinle hiçbir ilişkisi olmayan bir işe Allah'ın karışmasından hiç hoşlanmamışlar ve atalardan ge­len geleneği sürdürmek istemişlerdi.

 

[2] Bu demek değil ki, bu dünyada suç ve ceza kanunu hiç uygulanmıyor. Demek istediğim, suçluların doğrudan ve derhal cezalandırılmamasıdır. Yani dünyada suç ve cezadan çok deneme sı­nava önem verilmekledir. Bu sebeple burada yapılan iş ve amellerin geçici sonuçlarına bakılarak, hesap verme işleminin tamamıyla bittiği sanılmamalıdır. Çünkü, her ne olursa olsun, en son ve en âdil duruşma âhirette yapılacaktır.

[3] Çağımızda bazı dindaşlarımız söz konusu "Hakimiyet'in bir gaye ve hedef değil, sadece vaad edilen bir şey olduğunu iddia ederler. Bunu söyleyenler herhalde böyle bir hakimiyeti bir ödül olarak görüyorlar. Halbuki bu hakimiyet sorumluluk olarak kabul edilmelidir. Bu zâtlar, Allah'ın kanunun hakim olması için gerekirse, her türlü cihadın yapılacağını herhalde bilmiyorlar.


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 227
Toplam 30155
En Çok 486
Ortalama 162