İSLAMİ DEVLETİN TEMELİ: TEVHİDİN İKAMESİ, ŞİRK`İN REDDİDİR

HER EV BİR İSLAMİ MEDRESE OLMALIDIR

EBU'l-ALA El-MEVDUDİ

15-02-2019

İSLAMİ DEVLETİN TEMELİ: TEVHİDİN İKAMESİ, ŞİRK'İN REDDİDİR

İslâmî davetin en önemli ve temel maddesi Tevhid'in isbatı ve Şirk'in reddiydi. Gerçi Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), nübüvvetten önce Tevhid'i kabul ediyor, Şirk'i de reddediyordu ve gerek kendisinden önce yaşamış gerekse çağda­şı olan bazı Arap'lar da tek Allah'a inanıyorlardı. Fakat bu meselenin teo­rik ve pratik yanları unutulmamalıdır. Şöyle ki, Tevhid'i kabul ve Şirk'i reddeden, ya da bu inancım bazen dile getiren bir kişi ile, Tevhid'i bütün kalbiyle kabul ederek insanları bu inanca davet eden ve Şirk'ten kaçınma­ları için çaba harcayan bir kişi arasında çok büyük bir fark vardır. Tevhîd ve Şirk konusunda salt inanç ile pratik çalışmalar arasındaki fark, bu hu­sustaki tebliğin büyüklüğü ve niteliği açısından daha da büyümüş oluyor. Yani, Tevhid'i yaymaya kalkışan bir kişi çok kuvvetli ve inandırıcı delil­lerle Şirk'in her yanını çürütür ve gayet özlü bir şekilde sadece Allah'ın tek oluşunu değil, tek oluşunun anlam ve kavramını ve bu inanca duyulan ihtiyaçları kuvvetli bir şekilde anlatmaya çalışırsa, bu gerçekten büyük takdir ve methe lâyık bir çaba ve uğraştır.

 

İşte Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in peygamberlik makamına getirildikten sonra yaptığı iş buydu. Bu husustaki çalışmaları ilk kez kendisini kâfirler­le karşı karşıya getirdi. Zira, Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in Tevhîd ile ilgili da­vetinin her yanı kâfirlerin akîde ve inançlarıyla ve yüzyıllardan beri yer­leşmiş olan kavramlarıyla çatışıyordu.

 

Arabistan'ın müşrik toplumunda asıl mesele Allah'ın varlığının değil, O'nun tek oluşunun kabulüydü. Müşrikler Allah'ın var olduğunu inkâr et­miyorlardı. Müşrikler Allah'ı hem kendilerinin hem de bütün kâinatın ya­ratıcısı olarak kabul ediyorlardı. O'nun Rab ve İlâh olduğunu da inkâr et­miyorlardı. Ayrıca, O'na ibadet etmekten de kaçınmıyorlardı. Fakat, asıl sapıklıkları O'nun tek veya çok oluşuyla ilgiliydi. Ulûhiyet (ilâhlık) ve rubûbiyet (Rablik)'in sadece Allahu Teâlâ'ya mahsus olmadığını sanıyor­lardı. Aksine Allah'a çeşitli ortaklar koşuyorlardı. Bu itibarla, Allah'a iba­det ederken bu ortak ve tanrılara da ibadet etmeyi ihmal etmiyorlardı. Bu husustaki düşünce ve inançları çok katıydı.

 

"Onu anlamamaları için kalpleri üzerine örtü koyar ve kulaklarına ağırlık veririz. "Kur'ân'da tek olarak Rabbini andığın vakit senden nef­retle arkalarına dönüp giderler." (İsrâ, 46)

 

Yani Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in, Allah'ın tek olduğunu ve herkesin Rab­bi olduğunu söylemesi onların gücüne gidiyordu. Kendi elleriyle yaptıkla­rı "ilâhlar"dan söz edilmemesi onları kızdırıyordu. Sadece Allah adının ha­tırlanması onları tatmin etmiyordu. Allah'a ortak koşulmaması hoşlarına gitmiyordu. Gâib'in ilminin Allah'tan geldiğini, bütün kuvvet ve kudretin bütün Selahiyet ve tasarrufun Allah'a ait olduğunu kabul etmeye razı de­ğillerdi. Zira kendi İlâhlarının da faydalı olduğunu düşünüyorlardı. Evlâdlarının olması, hastalıklarının iyileşmesi, ticaretlerinin gelişmesi ve diğer dünyevi refah ve mutluluklarının sağlanması için yalvardıkları tanrı ve tanrıçaların hiçbir şeye yaramadıklarını kabul etmeye hazır değillerdi.

 

Kur'ân-ı Kerîm'in bir başka yerinde, müşriklerin Tevhid'den kaçışları ve Şirk bataklığına batmaları hakkında şöyle denilmiştir:

 

"Allah, bir olarak zikredildiğinde âhirete iman etmeyenlerin kalpleri burkulur. Fakat Allah'tan başka ma'budları zikredilirse o zaman yüzleri güler." (Zümer, 46)

 

Bu, dünyadaki bütün müşrik milletlerin müşterek özelliğidir. Müşrik­ler ağızlarıyla başka bir şey söylüyor ve yüreklerinde başka bir inanç taşı­yorlar. Ağızlarıyla belki de "biz Allah'a inanıyoruz" diyorlar ama, Allah'ın tek oluşundan söz edilince yüzlerinin rengi hemen değişiveriyor. Allah'ın tek oluşundan söz eden, ilâh, ilâhe ve benzeri şeylere inanmayan şahıslara kin besliyorlar. Ama, ne zaman ki ma'bud ve ma'bûdelerinden bahsedili­yor, o zaman yüzleri gülmeye başlıyor. Bu tutum ve davranışları gerçek­ten neye inanıp inanmadıklarını açıkça ortaya koyuyor:

 

"Çünkü onlara, 'Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur' denildiğinde, ki­birlenip büyüklük taslarlardı. Ve 'Biz, ilâhlarımızı divâne bir şair için hiç bırakır mıyız?' derlerdi." (Sâffât, 35-36)

 

Onların Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e yaptıkları en büyük itiraz şuydu:

 

"Bunca ilâhı bir tek ilâh mı yapmak istiyor? Bu cidden çok acayip bir şeydir." (Sâd, 5)

 

Böyle bir toplumdan ve bu gibi fikir ve akideler taşıyan İnsanlar ara­sından çıkan Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün gücüyle ve sürekli olarak Allah’ın ilâh ve Rab olduğunu ve başka hiçbir kimsenin O'nunla ortak olamayaca­ğını dile getirdi.

 

"Sizin ilâhınız, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır." (Tâhâ, 98)

 

"Doğrusu, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir. Onları yaratandır." (Enbiyâ, 56)

 

"İlâhınız birdir. Göklerin yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir O. Ve doğruların da Rabbidir." (Saffat, 4-5)

 

Yani, kâinatın sahibi ve hâkimi (Rab) aynı zamanda insanların tanrısı (ilâh ve mabûdu)dır ve tapılmaya değer ancak O olabilir. İnsanlar dahil bütün kâinatın yaratıcısı, sahibi ve hâkimi başka, ibadete lâyık varlık ise bir başkası olamaz.

"(Habibim) De ki, 'Ben yalnız inzar ediciyim. Bir ve Kahhâr olan Al­lah'tan başka ilâh yoktur. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeyle­rin Rabbi, Galib, Kâdir ve çok bağışlayıcı (olan Allah)'dır. De ki, 'Bu '(kıyamet) pek büyük bir haberdir. Siz ondan yüz çevirdiniz."  (Sâd, 65-68)

 

"Allah: 'İki İlâh edinmeyin. Muhakkak O, bir tek İlâh'tır. Bunun için yalnız benden korkun' dedi." (Nahl, 51) 

 

  "Gökte de ilâh O'dur. Yerde de ilâh O'dur. O Hakim ve Alim'dir." (Zuhruf, 84)

"Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O'nun zatından başka her şey helâk olacaktır. Hüküm yalnız O'nundur. Ve siz, O'na döndürüleceksiniz." (Kasas, 88)

 

Müşrikler, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e soruyorlardı; "inanmamızı ve tanı­mamızı istediğin Rabbin hakkında daha ayrıntılı bir açıklama yapar mı­sın? O neyin nesidir? Nasıldır, ne ile yapılmıştır? O, dünyanın mirasını kimden almıştır ve O bu mirası sonra kime devredecektir?" Bu soruların cevabı Kur'an-ı Kerim tarafından son derece açık seçik ve etkileyici bir biçimde verilmiştir. Bu cevapla, Tevhîd fikri, Şirk'i silip atmıştır. Tevhîd şu aşağıdaki sûrede yalnızca dört sade cümle ile öylesine güzel ve etkile­yici bir biçimde izah edilmiştir ki, bunu dinleyip de etkilenmeyen veya aklında muhafaza edemeyen çok az kişi bulunabilir:

 

"De ki: 'O Allah birdir. Allah Sameddir. O doğurmadı, doğrulmadı da. Hiçbir şey O'na denk olmamıştır.'" (İhlâs, 14)

 

Bu sûrenin ilk ayetinin açıklaması şöyledir: "Hakkında soru sorduğu­nuz ve benim tek Rabbim olarak tanıdığım ve sizin de tanımanızı istedi­ğim Allah, yeni, tuhaf ve yapmacık bir Rab değildir. Bu Rab, kendi dili­nizde Allah dediğinizden başka birisi değildir. İşte bu Allah’ın evine "Beytullah" diyorsunuz. Ebrehe'nin ordusu Mekke'ye ve Kâ'be'ye saldırdı­ğı zaman, yani bundan sadece 40-42 yıl önce ağlayarak dua ettiğiniz ve yalvardığınız Allah işte buydu. O zaman siz bütün ilâhlarınızı unutmuş ve sadece bu Allah’ın sizi koruması için dua etmiştiniz. Siz kendiniz, gerek sizin, gerekse gök, yer ve bütün kainatın yaratanı olarak bu Allah'ı tanı­yorsunuz."

 

Bundan sonra, Allah’ın bir olduğu vurgulanmıştır. Dikkat edilirse "bir" kelimesi Arapçada hem "Vâhid" hem de "ahad" ile ifade edilebilir. Fakat burada "ahad" kelimesi kullanılmıştır. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in yaşa­dığı çağda her Arap bu kelimenin niçin kullanıldığım ve ne anlama geldi­ğini çok iyi biliyordu, "vâhid" kelimesi, kendine has ne kadar özellikleri olursa olsun, kendi türünden bir şey veya kişi için kullanılan kelimedir. Meselâ, bir ev, bir kişi, bir aile, bir millet, bir ülke veya bir dünya. Bunlar aynı tür, sınıf veya grubun birer temsilcileridir. Fakat, "ahad" bir şey ve kişinin "bir olduğunu belirten olağanüstü bir kelimedir. Bir şey veya kişi­nin bir oluşunu belirtmek amacıyla "vâhid" yerine "ahad" kelimesinin kul­lanılması İhlâs sûresinin inişine kadar ne görülmüştü ne de duyulmuştu.[1] Bu sebeple, Allah için "ahad" kelimesinin kullanılması O'nun bir ve eşsiz oluşunun en büyük deliliydi. Allah, tanrıların türünden veya hem­cinslerinden biri değildi. Aksine, her bakımdan bir ve tek olup, tanrılığı da tartışılmazdı. Allah, vücûdu ve varlığı bakımından yegâne ve eşsizdi. O, "cüzlerden müteşekkil bir "kül" değildi. O ne tahlil edilebilir ne de bölü­nebilirdi. Hiçbir şekli ve görüntüsü yoktu. Organları veya parçalan yoktu. Ne O'ndan bir şey çıkmış ne de O'na bir şey eklenmişti. O'nun ne bir cep­hesi ne de semti vardı. İçinde herhangi bir evrim veya devrimin meydana gelmesi söz konusu değildi. O, her tür ve çeşit çoğunluğundan uzak ve arınmıştı. Her bakımdan temiz ve duruydu. Kısacası, her bakımdan bir idi. Vücûdu, varlığı, kişiliği, özellikleri, yetkileri ve haklarında kimse O'na or­tak olamazdı. Kâinatta var olanlardan hiçbir şey O'na benzemediği gibi O'nunla eşdeğer de değildi.

 

Daha sonra, Allah’ın "samed" olduğu anlatıldı. "Samed" kelimesi Arapçada geniş bir şekilde kullanılıyordu ve her Arap bunun anlamını bili­yordu. "Samed", hiçbir kimseye muhtaç olmayan ve herkesin ihtiyaçları için başvurduğu kişiye deniliyordu. Ayrıca, herkesten üstün olan kişiye deniliyordu. Herkesin itaat ettiği ve kendisine danışılmadan herhangi bir iş yapılmayan veya karar alınmayan kişi sameddi. Hiçbir zaafı olmayan, ayıpsız ve temiz olan kişiye "samed" adı veriliyordu. Hiçbir âfete uğrama­yan, istediği kararı alan ve aldığı kararı kimsenin gözden geçirecek yetki­ye sahip olmadığı kişi "samed"di. Bir samed, liderlik ve önderlik konu­sunda mükemmel sıfatlara sahip olacaktı. Ayrıca bu kelime, zayıf, yumu­şak, eksik veya boş olmayan sağlam ve somut şey için de kullanılıyordu. İçine herhangi bir şeyin girmediği ve içinden herhangi bir şeyin doğmadı­ğı, daima ayakta ve yükseklerde bulunan bir şeye de "samed" deniliyordu. Fakat dikkat edeceğiniz gibi, Cenâb-ı Allah için sadece "samed" değil "es-Samed" kelimesi kullanıldı. Demek ki, bazı İnsanlar, canlılar ve eşya­lar bazı açılardan "samed" olabilirlerdi, ama her açıdan "samed" olan an­cak Allah idi.

 

Daha sonraki ayette ne Allah'ın bir evlâdı olduğu, ne de kendisinin, başkalarının evlâdı olduğu belirtildi. Bu ayet, müşrikler arasında, tanrıla­rın da varlıkların bir türü ve cinsi olduğu ve onların da üreme ve üretme sürecinden geçtikleri yolundaki yaygın inançlarını temelden sildi. Bu inanç ve kavrama ağır bir darbe indirilerek, Tek Allah'ın her zaman var olduğu ve var olacağı, ne kendisinden önce ne de kendisinden sonra başka bir tanrı olmadığı, O'nun kimseyi doğurmadığı, kendisinin de kimseden doğmadığı kesin bir şekilde açıklandı.

 

En son, O'nun herhangi bir eşi olmadığı ifade edildi. Bu kelime, ben­zeri, eşi, eşdeğeri ve eşiti anlamındadır. Dolayısıyla, Allah'ın eşsiz olduğu belirtilerek bütün kâinatta Allah'ın seviyesine yükselebilecek, O'nun gibi ve O'nun özelliklerini taşıyabilecek, O'nun hak ve yetkilerine sahip olacak başka birinin bulunmadığı ifade edildi.

 


[1] Kur'ân-ı Kerim'de Allah için hiçbir yerde "vâhid" kelimesi yalnız olarak kullanılmamış­tır. Aksine, buna başka açıklayıcı kelimeler eklenerek Allah'ın her bakımdan bir ve tek olduğu vur­gulanmıştır. Meselâ: "ilahen vahiden", "Allah-ul vâhid-ul kahhâr..." Fakat ihlâs sûresinde "ahad" kelimesi özellikle Allah'ın birliğini ifade etmek maksadıyla kullanılmıştır.

 

 


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 68
Toplam 25083
En Çok 486
Ortalama 154